DEMOKRASİ EKMEK, HÜRRİYET VE BÖLÜŞÜM ADALETİ DEMEKTİR  
04.05.2021
327
Yazı Boyutu: A- A+

1 Mayıs 2021

Yüksel Taşkın, CHP Sosyal Politikalardan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı

1 Mayıs vesilesiyle haykıralım: Demokrasi ekmek, hürriyet ve bölüşüm adaleti demektir

Yıllardır buruk kutladığımız 1 Mayıs’ı bu sene Covid-19 salgınının da derinleştirdiği çoklu krizler ortamında ve çok ciddi sıkıntılar eşliğinde karşılıyoruz. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, demokrasi krizimizi derinleştirdi. Ardından ciddi bir yönetememe krizi ortaya çıktı. Bu krizler, iktisadi krizi tetikledi. Maalesef Covid-19 pandemisi bu krizlerin üzerine geldi.

Bu yıl salgın nedeniyle meydanlara çıkılamayacak. Aslında salgın bahane. Ülkemiz, emek bayramının özgürce kutlanılmasına dahi tahammül edemeyen bir kibir ittifakıyla yönetiliyor. Daha doğrusu yönetilemiyor, giderek savruluyor ve sürekli küme düşüyor.

Otoriter rejimler, devlete yapışan niteliksiz bir azınlık dışında herkesin zararına olan rejimlerdir. Otoriterlik güçlendikçe üretici olmayan niteliksizler ittifakının da önü açılır. Bu mutlu azınlık, demokrasinin güçlendiği ortamlarda saadetlerini yitirmekten ürker, kraldan çok kralcıdır. Bugün tüm bu süreçlerin net kaybedenleri kimlerdir sorusunun yanıtı çok açıktır.  Emekçilerle birlikte üretici tüm güçler neo-liberal saldırıdan zarar görmüştür. Aslında bu sürecin kaybedeni kamuculuk, kamu ahlakı ve Türkiye’dir.

Ne var ki emekçilerin kayıpları AKP iktidarlarıyla sınırlı değil, daha da öncesine gidiyor. Ülkemiz 1980’den bu yana emekçilerin aleyhine çok acımasız süreçlere tanıklık etti. Neo-liberalizm sadece emek hareketini budamakla kalmadı, buna rıza veren milyonlar da yarattı. Özal, “asrın icaplarını” görmeyen “solculara” karşı ciddi bir orta sınıf tabanı yarattı. Yükselen muhafazakâr kesimleri de bu ittifaka dahil etti.

Sendikasızlaştırma emek örgütlerini etkin özneler olmaktan çıkardı:

Elbette bu saldırının sendikaları hedeflemesi boşuna değildi. Türkiye’de 80’li ve 90’lı yıllara dair sendikalaşma oranlarını hesaplamak güçtür. Bu nedenle toplu iş sözleşmelerinin (TİS) kapsadıkları işçiler üzerinden bakıldığında fiili sendikalaşma oranlarını tahmin etmek mümkündür. Buna göre 1980’lerin sonunda ve 90’larda yaklaşık yüzde 25’lik bir fiili sendikalılık oranından bahsedebiliriz. 2017’ye gelindiğinde bu oran yüzde 7’ye gerilemiştir. AB ortalamasının yüzde 50’nin üzerinde olduğunu anımsadığımızda olumsuz tablo daha iyi anlaşılabilir.

Sendikalı işçi sayılarına baktığımızda da durum hiç parlak görünmüyor. AKP iktidara geldiğinde işçiler arasında sendikalılaşma oranı yüzde 68’di. Temmuz 2005’te toplam 5.022.584 işçi arasında sendikalı işçi sayısı 2.945.929’a geriledi (Yüzde 58). Temmuz 2020 itibarıyla işçi sayısı 14.251.655’e ulaşmışken, sendikalıların oranı yüzde 1.946.000’e, yani 13,6’ya gerilemiş durumda. AKP iktidarında işçilerin sendikalılaşma oranı yüzde 68’lerden yüzde 13’lere gerilemiş, yüzde 50’lik bir kara delik oluşmuştur.

Kamu emekçileri hareketinden “memur” sendikacılığına gerileyiş:

Kamu emekçileri hareketine bakıldığında ise, demokratik ülkelerde görmeye alışık olmadığımız ve bazı açılardan korporatist örnekleri andıran bir yapının ortaya çıktığını söyleyebiliriz. 90’larda “memur” kavramı yerine “kamu emekçiliği” üzerinden başlayan sendikal hak arayışı, sendika üyeliğinin yaygınlaştığı, aidatların devletçe ödendiği, ama grev ve toplu sözleşme hakkının tanınmadığı tam bir “sulandırma” süreciyle etkisizleştirildi.

2005 yılında toplam 1.584.490 kamu emekçisi arasında 747.617 kişinin (yüzde 47,1) sendikalı olduğu açıklandı. Buna göre Türkiye Kamu-Sen’e 316 bin, KESK’e 264 bin, Memur-Sen’e 159 bin kamu emekçisi üye olmuştu. 2010 yılına gelindiğinde AKP’ye yakın Memur-Sen’in üye sayısı 392 bine fırladı! Bu da kamu emekçileri sendikalarındaki üye sayısının iktidar değişimine bağlı olduğunun, sendikaların göreli özerklik dahi kazanamadıklarının bir göstergesiydi. Eylül 2020 itibarıyla KESK’in üye sayısı 137,242’ye düşerken, Türkiye Kamu-Sen 426,100, Memur-Sen de 1.013.920 üyeye sahip. Görüldüğü gibi kamu emekçilerinin yüzde 65’inin sendikalı olmasının bu tablo içerisinde hiçbir anlamı yok. Kamu emekçilerinin 90’larda ivme kazanan hareketi, “memur” sendikacılığının hâkim olmasıyla bitirilmiş oldu.

Emekçilerin kayıpları sadece bunlarla da sınırlı değil. 1970’lerin sonunda sendikalar giderek belirleyici, etkili siyasi öznelere dönüşmekteydiler. Popüler figürler üretiyor, belirli konularda dinamik itirazlar örgütleyebiliyorlardı. Siyasal alanın dikkate alınan etkin yapıları haline gelmişlerdi. 1980 darbesinden sonra bu etkin özne olma halini 1990’larda kısa bir süre gözlemleyebildik. Ondan sonrası hep yokuş aşağı.

Sendikalar etkisizleştikçe güvencesizlik derinleşti:

Sendikaların etkin özneler olmaktan çıkarılmalarının güvencesizliği derinleştirmesi de şaşırtıcı olmasa gerek. Eurostat (2018) verilerine göre Türkiye güvencesiz çalıştırma konusunda Avrupa ikincisi. İlk sırada Karadağ yer alıyor. Özellikle tarım sektöründe görülen mevsimlik işçilik, şirketlerin deneme süresi ile çalışanları sigortasız olarak çalıştırması ve işveren ile çalışan arasında yapılan kısa süreli sözleşmeler bu güvensiz ortamı sağlayan sebeplerden yalnızca bazıları.

Ülkemizin bir başka kangren sorunu da kayıt dışı istihdam. Bugün dijitalleşmeyle kayıt dışı istihdamı önlemek mümkünken devlet ve işverenler arasında bu konuda net bir suç ortaklığı oluşmuş durumda.

Çalışanlar asgari ücret ve altında kümeleniyor:

Bugün 10 milyonun üzerinde insan asgari ücretle çalışıyor. Kayıt dışı ekonomi yüzünden bundan daha az maaş alanlar da mevcut. Daha da kötüsü asgari ücretle, ortalama gelirin arasındaki makasın kapanması. TUİK verilerine göre 2019 yılı için Türkiye’de hane halkının kullanılabilir fert geliri ortalaması aylık 2306 TL oldu. Aynı yılın asgari ücreti de 2020 TL’ydi. Demek ki asgari ücret istisna olmaktan çıkarak ortalama haline geliyor. Dahası “orta sınıfla” diğer kesimler arasındaki makas da kapanıyor.

Emek alanında yaşanan toplumsal cinsiyet eşitsizliği daha da derinleşiyor:

Pandemi öncesinde zaten düşük olan kadın istihdamı daha da azalmış, kadınlar işgücü piyasasından erkeklere oranla hızlı şekilde çekilmek zorunda kalmıştır. DİSK- AR’ın yaptığı araştırmaya göre, kadın işgücü son bir yılda yüzde 8.2 düşmüştür. Covid-19 salgının etkisiyle geniş tanımlı kadın işsizliği de yüzde 40’ın üzerine çıkmıştır. Araştırma sonuçlarına göre, her dört kadından sadece biri çalışmaktadır. Erkek istihdam oranı son bir yılda yüzde 60.2 olurken, kadın istihdam oranı yüzde 26’ya kadar gerilemiştir. Yapılan araştırmada kayıt dışı istihdamın erkeklere oranla kadınlarda çok daha yüksek olduğu da görülmektedir.[1]

Emekçiler, yoksullar ve orta sınıflar demokrasi ittifakında yan yana gelmek zorunda:

Yukarıda emekçiler aleyhine özetlediğimiz olumsuzlukların temel nedeni, doğalgaz ve petrol gibi zengin rant kaynaklarına sahip olmayan ülkemizin rant ekonomisine teslim olmasıdır. Bu tablo iktidarın mirasyediler gibi eline geçen kaynakları betona yatırdığı bir rant düzeni yüzünden ortaya çıktı. Sonuçta bu durum da “siyasal tercihlerle” ilişkilidir. 2000’lerin başından beri bu ülkenin yarattığı kaynak, üretim ve bölüşüme harcansaydı bu kadar işsiz, yoksul ve açlık sınırı altında yaşayan çalışanımız ve emeklimiz olmayacaktı.

Ya orta sınıflar? Özellikle eğitim yoluyla orta sınıflaşan veya konumlarını muhafaza eden orta sınıflar, sadece kültür alanında statü kaybı yaşamakla kalmıyor, aynı zamanda da güvencesiz ve baskıcı ortamda ciddi maddi kayıplara uğruyorlar. Özellikle orta sınıfların soyut bir özgürlük talebi peşinde koştukları genellemesi sıklıkla karşımıza çıkar. Üretici nitelikleri belirgin olan eğitimli orta sınıflar da baskıcı ortamlardan en fazla zarar gören kesimler arasında yer alır. Özgürlük taleplerinin de bir ekonomi politiği vardır. Ülkeler içe kapandıkça ve otoriterleştikçe orta sınıflar statü kaybı riskiyle karşı karşıya kalırlar. Onlar için maddi kayıplarının ötesinde kültürel sermayelerinin erimesi riski de mevcuttur.

Ne var ki orta sınıfların özgürlük talepleri her zaman eşitlik talepleriyle yan yana gelmez. Özal, emekçiler, yoksullar ve “orta sınıfların” çıkarlarının farklı olduğu algısını başarıyla oluşturdu. Bugün bu algıyı kırmadan demokrasiyi yeniden var edemeyeceğimiz çok kritik bir noktadayız. Türkiye’de gerçek bir düzen değişikliği için özgürlük ve eşitlik taleplerinin aynı anda dillendirilmeleri gereken bir dönemeçteyiz.

Bu düzen değişikliğinin ana parametreleri özgürlük, üretim ve eşitlik olmalı. Başka bir ifadeyle söylersek, temel özgürlükleri güvence altına alan Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem önemlidir ama tek başına yeterli olmaz. Bu arayış, üretici güçlerin önünü açan bir iktisadi önermeyi de barındırmalıdır. Demokrasi, refahın artması için önemli bir kaldıraç etkisi yaratacaktır.

Demokrasi, üretim ve bölüşüm eksenli bir düzen değişikliği, yoksullara, işsizlere, açlık sınırındaki emekçilere, güvencesiz ve baskıcı ortamlarda eriyen orta sınıfların ihtiyaçlarına yanıt verebilecek tek seçenektir. Bu seçenek için mücadele etmek ve daha önce yan yana gelme pratiğimiz olmayan kesimlerle birlikte hareket etmek durumundayız.


[1] DİSK- AR “Covıd-19 Döneminde Kadın İşgücünün Görünümü Raporu”  (Mart 2021).  Çevrimiçi: http://arastirma.disk.org.tr/wp-content/uploads/2021/03/8-MART-2021-Kad%C4%B1n-%C4%B0%C5%9Fg%C3%BCc%C3%BCn%C3%BCn-Durumu-Raporu.pdf

CHPnet

SİTELERİ